Assassin's Creed
Oyunu ilk açtığımızda bulanık bir ekran, hareket eden insanlar, bir yeri resmeden görüntülerin ekranda belirip kaybolması, bir delinin bizi iteklemesi gibi ilginç manzaralarla karşılaşıyoruz. Garip garip sorular kafamızda dolaşırken, kâbustan uyanmış gibi Animus adındaki makinenin içinden fırlıyoruz. Hemen ardından ise bu sefer "Animus adındaki makineye nasıl girdim?", "Bu bilim adamları kim?", "Neden beni buraya getirdiler?" gibi sorular kafamızı kurcalamaya başlıyor. Fakat merak etmeyin, hepsinin cevabını bulacağız.
Öncelikle oyunda iki boyutlu senaryo var. Bu senaryodan bahsedelim biraz. Desmond Mile adında, sıradan ve zor bir yaşama sahip olan bir barmeni canlandırıyoruz. Bu sıradan yaşamını, olağanüstü bir hale sokacak olan şey, Altair adında bir atasının olmasıdır. Bilim adamları Altair adındaki, 1100’lü yıllarda yaşamış bir suikastçı hakkında bilgi toplamak istiyorlardır. Bu yüzden onun soyundan gelen birilerini bulmalıdırlar. Bulduklarında ise, bu kişiyi Animus adındaki makine sayesinde, Altair’den kalan hafıza yapbozunu tamamlaması için görevlendireceklerdir. Kısa zamanda da aradıkları kişiyi bulurlar. Bu kişi sizin de tahmin edebileceğiniz gibi Desmond Mile’dır...
Animus, Desmond Mile’ın Altair adındaki atasının anılarıyla senkronize olmasını ve onun yaşadıklarını yaşamasını sağlıyordu. Bu sayede 1100’lü yıllarda, Al Mualim önderliğindeki bir suikastçı topluluğuna üye olan Altair’i yeniden canlandırabilmekteyiz. Altair de torunlarından biri olan Desmond Mile gibi zor günler geçirmektedir. Başına buyruk hareketleri yüzünden Al Mualim önderliğinde olan topluluktaki yetkilerini kaybetmiş durumdadır ve bu yetkilerini ve saygınlığını geri kazanmak için yapması gereken bir görevi vardır. Al Mualim’in ona verdiği listede bulunan 9 kişiyi öldürmek.
Şimdi de AC’nin geçtiği zamana şöyle genel bir bakış atalım: AC, 1191 yılında geçmekte. Bildiğiniz gibi bu yıllarda Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında, Kudüs için büyük bir çekişme var. Altair ile öldürdüğümüz kişiler gerçekten yaşamış insanlar. Ve bu insanları öldürme sebebimiz, Altair’in de içinde bulunduğu topluluğun Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki çekişmeyi en aza indirmek istemesidir. Biz de bu amaç uğruna oyundaki 4 tarihsel şehirde gezecek, bu şehirlerde öldüreceğimiz kişiler hakkında bilgiler toplayacak, suikastlar yapacak, askerlerle kılıç oynatarak askerler tarafından rahatsız edilen sivilleri kurtaracak ve birçok şeyi daha yapacağız.
Senaryoya genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, 10 üzerinde 7,5 verebiliriz. Kaybolan 2,5 değerin nedeni senaryonun kötü olması değil de, bu kadar tarihsel kökene dayanan bir devirde geçen oyunun, çok daha iyi bir senaryoya sahip olabileceğidir. Ama yine de senaryo bizleri asla sıkmayacak.
Oyun gerçekten güzel grafiklere sahip. Bir süre sonra oyunun sadece tekrarlamadan ibaret olduğunu hissettiğimizde bile, grafiklerin bizi oyunu oynamaya iteceğini göreceksiniz. Şehir tasarımları ise gerçekten muhteşem hazırlanmış. Şehirler içerisinde elinize bir şehir kılavuzu alıp turistik geziye çıksanız yeridir. Kiliseler, camiler, şirin evler, pazarlar… Ubisoft bu konuya gerçekten emek vermiş. Özellikle bu büyüleyici şehirler, o şehirlere ilk vardığınızda daha bir büyüleyici oluyor. O yüzden size tavsiye, ilk kez gittiğiniz şehirlerde bırakın görevi, şöyle bir gezin damdan dama atlayarak.
Gelelim yapay zekâya. İnsanlar, bazı komik hatalar hariç, gerçekten güzel kurgulanmış. Çatıda öldürdüğünüz bir okçu yere düştüğünde, aşağıdan çığlıklar kopuyor. Dilenciler sizden para dileniyor. Deliler ise sanki sadece size deli gibi, sokaktan geçen bunca kişiye rağmen bir size saldırıyor. Her şeye rağmen delilerin oyunda var olması oyuna ayrı bir güzellik katıyor. Ayrıca Ubisoft’un öve öve bitiremediği halkla iyi geçinme seçeneğini, o kadar abartılacak bir şey olmasa da yinede işinize yarıyor. Askerler tarafından rahatsız edilen sivilleri kurtardığınız yerlere halktan kişiler toplanıyor ve siz askerden kaçarken size yardım ediyor. Askerlerin elinden ayağından tutup çekiştiriyorlar. Tavsiyem, bu manzara ile karşılaştığınızda bir çatıya çıkıp, ortadaki karmaşayı izlemeniz. Gerçekten hoş bir görüntü ile karşılaşacaksınız. Ayriyeten sizleri etkileyecek bir şey daha; oyunda az da olsa Türkçe cümleler geçiyor. Türk şehirlerine gittiğinizde askerler ve halk Türkçe konuşuyor. Damdan dama atlarken halk "bir tarafını kıracak" derken askerler ise; "gel buraya kâfir" gibi sözler kullanıyor. Özellikle "seni gözüm kapalı bile yenerim" cümlesi ise beni ayrı bir etkiledi.
Oyunun sizi içinde kaybeden ve zamanla kendisi de kaybolan bir atmosferi var. Damdan dama atlamak, zamanla cazibesinin yok olduğunu hissettiğimiz savaş sistemini kullanarak askerlerle çarpışmak, ‘shift’e basarak önünüze geçenleri kibarca iteklemek, suikastlar yaparak şehirde tam bir kargaşa ortamı oluşturmak ve bu suikastları yapmak adına yankesicilik yapmak; önemli konuşmaları dinlemek, belli kişileri yumruk zoruyla sorguya çekmek gibi ön hazırlıklarda bulunmak, "Şehirde nerede ne var?" sorusuna cevap aramak için yüksek yerlere tırmanıp oradan şehre bakmak... İşte bunları ilk yapışınızda, oyundaki bu atmosfer sizleri büyülüyor. Fakat bunları tekrar tekrar yapmaya başladığınızda, sizi büyüleyen atmosfer ortadan kalkıyor. Ve maalesef, oyun boyunca bunları tekrar tekrar yapıyorsunuz.
Bir oyunda suikastçı canlandırılıyorsa, en heyecan verici yeri suikast anıdır. Peki AC bu heyecanı bize ne kadar veriyor? Ubisoft’tan bu konuda çok daha değerli fikirler beklerdim. Mesela suikast yapacağımız alana önceden gidip orası hakkında bilgi sahibi olmak. Sonradan ele geçirebileceğimiz eşyaları suikastın gerçekleşeceği yerlere saklamak, asker kılığına girmek, suikast yapılacak adamların korumalarına rüşvet vermek, kendinize bir yardımcı tutmak, tuzaklar kurmak… Biliyorum, daha da çoğaltabilirsiniz. Ben de çoğaltabilirim; ama ne gerek var, çoğalttıkça üzüleceğiz. AC’de ise yapmamız gereken 9 suikast neredeyse birbirinin tıpa tıp aynısı. Önce gittiğimiz şehirdeki suikast bürosuna uğrayıp, yapacağımız suikast adına yetki alıyoruz. Ardından daha öncede bahsettiğim gibi yankesicilik yaparak, yumruk zoruyla bazı kişileri sorgulayarak, kulak misafirliği yaparak, bazı kişilerin şehirden dışarı çıkmasına yardım ederek ve daha birkaç farklı seçeneğe başvurarak suikast için bilgi topluyoruz. Sonra büroya tekrar geri dönüyoruz ve suikast için izin alıyoruz. İzni aldığımızda ise suikastı yapacağımız yere gidiyoruz. Bu yerlere vardığımızda animasyonlarla öldüreceğimiz kişilerin yaptığı kötülüklere tanık oluyoruz. Sonra da onları öldürmek için doğru zamanı bekleyip görevimizi yapıyoruz. Sonra da kaçmaya başlıyoruz. Fakat suikast anından sonra, alarm çanları çalarken kaçmanın verdiği o neşe de bir süre sonra monotonlaşıyor. Boşluk ve sağ fare tuşuna aynı anda bastığımızda Altair kendiliğinde hoplayıp zıplayacak bir yer bulduğundan, bize pek bir görev kalmıyor ve izimizi kaybettirme yolları da bir süre sonra basit kaçıyor. Yüksek binalarda bulunan, etrafı perdelerle çevrili bir bölüme atlayarak, samanlıkların içinde kaybolarak, iki kişinin oturduğu bir bankın ortasına oturarak ve beyaz giyinmiş insanların içinde kaybolarak izimizi kaybettirebiliyoruz. Daha yaratıcı şeyler olabilir miydi? Cevabınız "Evet", bunu duydum. Peki bir de şu sorumu cevaplar mısınız? "Ubisoft bu daha yaratıcı şeyleri yapabilir miydi?" Sizi bilmem ama, benim cevabım "Evet!". Ama neden yapmadı? Bilinmez.
Oyundan Kareler